Mart 15, benim gibi birçok oyunsever için özel bir gün oldu. Her şeyden önce Diablo III için resmi bir çıkış tarihi geldi Blizzard’dan. Bunun yanında, Baldur’s Gate‘in Enhanced Edition olarak çıkacak remake versiyonu hakkında detaylı bilgiler açıklandı. İki oyunu da severek oynayan birisi olarak, yılın en önemli günlerinden biri oldu diyebilirim kendim için.
Bundan 2-3 hafta önce beta key edinmek için katıldığım yarışmalardan ikisinden olumlu sonuç çıktı, bunun gazıyla ben de (geç de olsa) betanın tadına bakanlardan olabildim. Bu yazımda hem beta üzerindeki izlenimlerimi anlatıp hem de elimden geldiğince Diablo’nun ne olduğunu açıklamaya çalışacağım.
Öncelikle; beta oyunda kullanılan skill mekaniğini pek beğenmedim. Skilllerin gelişimi, World of Warcraft‘ın Mists of Pandaria paketiyle oyuna getireceği saçma ve basit skill-talent sistemi gibi olmuş. Hiç de güzel olmamış. Skill mekaniğini basitleştirmek, her ne kadar oynanabilirliği kolaylaştırıyor olsa da özgün karakterler yaratmayı engellediği için bütün karakterlerin tekdüze olmasını sağlayan bir etken. Bir karakter üzerinde kullanabileceğiniz strateji, en fazla bulabildiğiniz eşyalar ve kullanmayı “tercih ettiğiniz” skilller üzerinde olabiliyor.
Classlar güzel ama en başından beri düşündüğüm gibi konsept classlar kullanılabilirdi. “Vizjerei büyücüsü“, “Zakarum monku” gibi. Yine de cinsiyet seçeneğinin Diablo oyunları için büyük bir gelişme olduğunu düşünüyorum.
PVP’nin kalkması güzel oldu aslında, çünkü Diablo II’de görev yaparken çakallık yapıp boss kapışması esnasında sizi öldüren puştlara da denk gelebiliyordunuz. Özellikle benim gibi Hardcore oynamayı sevenler adına büyük bir sıkıntı oluşturuyor bu. Bir de yanlış hatırlamıyorsam, PVP için farklı mekan ve haritalar kullanılacaktı. Neyse, Mayıs’a kadar ekleme-çıkarma yaparak herşeyi biraz daha düzene oturturlar diye umuyorum.
Oynanış yine point-click. Diablo’nun kaybetmeyeceği özelliklerinden biri de bu olsa gerek. Kamera açıları ve mekan tasvirleri hoşuma gitti. Görsel olarak çok da bir sıkıntı yaratmıyor. Bunun yanında oynanış mekanizmasında kullanılabilen tuş miktarı bana çok az geldi. 1-2-3-4 ile skill kullanıyoruz, Q ile de health potion içiyoruz. Potionlar cooldown’a giriyor. Diablo için iyi olmamış bu. Canım azaldığında potionlara abanıp güvenli bir yere kaçana kadar canımın dolmasını beklemeyi seviyordum ben.
King Leoric‘i öldürünce beta bitiyor. O ana kadarki oynanış, harita ve yaratık bazında, gerçekten güzel. Sağda solda yeni yaratıklarla karşılaşınca ekranın kenarında “Lore” tuşu çıkıyor ve tıklayınca da yaratıkla ilgili basit bilgi veren bir ses dinliyoruz (çoğunlukla Deckard Cain).
Oyunda öldürdüğünüz elit bosslardan karakterlerinizin levellarına kadar her şeyi scoreboard misali kayıtta tutuyor battle.net. Ayrıca achievementlar falan da var. Yani kurguyu bitirince “oyun bitti” demiyorsunuz, daha yapacak şeyler mevcut.
Leah’nın annesi, Diablo I’de Tristram’ın aşağılarında magic shop’u bulunan Adria, the witch. İlk oyunda kendisi, bir görev esnasında bir iksir yapmak için bizden black mushroom istiyordu. Üçüncü oyunda ona referans olarak mantar bulmamız da çok küçük de olsa hoş bir süpriz olmuş.
Hepsini toparlarsak beta hakkında söyleyebileceğim, 13 levela kadar olan bu kısa macera bana pek tatmin edici gelmedi. Skill kullanımına alışamadım pek, belki de önceki oyunlar yüzünden yadırgamışımdır, bilmiyorum. Artık gerisini zaman gösterecek…
Oyun böyle, birazcık da hikayeye değineyim. Görünen o ki herkes bir “Diablo” biliyor ama ne hakkında olduğunu bilmiyor.
Diablo, temel hikayesi ele alındığında high fantasy olarak da adlandırabileceğimiz fantastik bir yapımdan ziyade, supernatural bir konuya sahip. Evreninde insandan başka bir ırk yok, bununla birlikte, büyünün yanında woodoo da mevcut (alternatif bilim
). Karşılaşılan yaratıklar ya normal hayvanların corruptlanmış halleri, ya da Burning Hells’in bağrından kopmuş fiendish yaratıklar. Oyunun yapım tarihi her ne kadar eski olsa da, Lore’u tam anlamıyla gelişmemiş. Tarihinde iki önemli savaş olmuş: Sin War ve Mage Clan War. Bütün olay, daha ziyade, Sanctuary adıyla bilinen; yeryüzünü, cenneti ve cehennemi yaratan Worldstone‘un bulunduğu yer üzerinde gelişiyor.
Evren, Elmas Savaşçı olarak da bilinen Anu ile yedi başlı ejder olan Tathamet arasındaki savaşla başlıyor. Tathamet’in yedi kafasından güçlü olan üçü Prime Evilları (Diablo, Mephisto, Baal), diğerleri de Lesser Evilları (Andariel, Duriel, Belial, Azmodan) oluşturuyor. Anu ve Tathamet’in bütün güçlerini harcamasıyla ortaya Worldstone çıkıyor ve Anu’nun kalan gücüyle High Heavens, Tathamet’in gücüyle de Burning Hells kuruluyor. Bu güçlerin çarpışmasıyla açığa çıkan enerji de materyal dünyayı oluşturuyor. Sonrası malum, cehennemden kaçmacalar, şeytanları öldürmeceler, Sanctuary’yi bulmacalar falan filan. Tabi bu arada insanların kendi içlerinde verdiği savaşlar ve kurulmuş bazı tarikatların da şeytanları cehenneme gönderme çabaları falan mevcut.
Böyle derin, ama aslında çok da köklü olmayan bir kurgusu var Diablo’nun. Yani isteseler bir Warcraft ömrü kadar uzatabilirler Diabloyu, zira şu anda bilinen tek Diablo haritası, bir ada kompleksini anımsatan bir kıtadan ibaret.
Bu arada, üçüncü oyun hakkında merak ettiğim birtakım şeyler var:
-Worldstone’a tam olarak ne oldu?
-Eğer Worldstone yokolduysa prime evillar nasıl yeryüzüne gelebildi?
-Bu oyunda hangi prime evillarla karşılaşacağız?
-Bu oyunda Azmodan ve Belial’ı görebilecek miyiz?
-Deckard Cain niye ölmüyor?
-Horadrim’in son temsilcisi olarak Leah kaldı, oyunun kahramanı biz olduğumuza göre onun rolü ne olacak?
Daha bunlar gibi birsürü soru var, ama cevapları 15 Mayıs’tan önce öğrenemeyeceğim sanırım. Ben de bu zamanı Book of Cain’i hatim ederek ve Türkçe’ye çevrilmemiş Diablo kitaplarını okuyarak geçirmeyi düşünüyorum. Sin War’un ilk kitabı bugün elime geçti bile. Neyse hadi kaçtım ben.